Ebeveyn-Çocuk İlişkisi: Sinirbilimsel Bir Yaklaşım

15 Mayıs 2015
20.144 kez görüntülendi

Ebeveyn-Çocuk İlişkisi: Sinirbilimsel Bir Yaklaşım

Hakan YILMAZ

Giriş

Anne karnında başlayan ve erken yaşlarda maruz kalınan yaşam tecrübeleri beyni değiştirerek ileriki yaş dönemlerinde de etkisini sürdürmektedir. 1990’lı yıllarda beyin görüntüleme teknolojisindeki yeni gelişmelerle birlikte, yaşanan tecrübelere bağlı olarak beynin değiştiği ve özellikle ruh sağlığı açısından, beyin anatomisi ve fonksiyonlarını değiştirerek yaşam boyu beyin gelişimini etkilediği birçok araştırma ile gösterilmiştir (1). Yapılan yeni çalışmalarla birlikte bu tecrübe ve etkilerinin daha anne karnındayken başladığı ve annenin duygusal yaşantısının fetüs üzerindeki etkilerinin yetişkinliğe kadar sürdüğü gözlenmiştir (2).

Annenin Fetüs Üzerindeki Etkisi

Annenin psikolojik durumu fizyolojik izdüşümü üzerinden üç yolla fetüsü etkilemektedir: a) annenin davranışından kaynaklı etkiler (madde ve alkol kullanımı gibi), b) kan akışındaki azalmayla birlikte oksijen ve besin taşınmasında azalma ortaya çıkması, c) annenin yaşadığı stres durumlarında plasentadan fetüse nörohormonların aktarılması (3). Özellikle gebelikte anksiyete, depresyon ve stresin varlığı hem anne hem de bebek için olumsuz sonuçlar taşımakta ve düşük riskine, erken doğuma, düşük doğum ağırlığı ve de bununla ilişkili risklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır (4). Annenin hamilelik stresi nörolojik muayene sırasında değerlendirilen ‘yeni doğan sinirliliği’ ile de ilişkili bulunmuştur (5). Hamilelik sırasında endişeli ve stresli olan annelerin çocuklarının yaşamlarının ilk iki yılı boyunca bunu yaşamaya devam ettikleri gözlenmiştir (6).

Prenatal stres etkisini, stres tepkisinin düzenlenmesinde anahtar rol oynayan hipotalamik-pituiter-adrenal (HPA) eksenin, böbreküstü bezlerinin negatif geribildiriminde düzensizlik ortaya çıkarmasıyla aşırı aktiviteye neden olarak sempatik sistem üzerinden göstermektedir (7). Ayrıca etkilerin sadece prenatal dönemle sınırlı olmadığı, fetüsün maruz kaldığı stresin doğumdan yetişkinliğe kadar bilişsel yetenekleri de etkilediği yapılan boylamsal çalışmalarla gösterilmiştir (8). Hatta Gambia’da yapılan bir çalışma kuraklık veya kıtlık gibi nedenlerle annenin kötü beslenmesine bağlı olarak çocuğun DNA’sında ömür boyu etkisini gösterecek epigenetik değişiklikler ortaya çıktığı gözlenmiştir. Örneğin gebeliğinde aç kalan bir annenin çocuğu olarak dünyaya gelen bir bebekte, aç kaldığı zamanlarda kaloriyi daha uzun süre kullanabilmesini sağlayacak genetik değişiklikler ortaya çıkıyor. Ayrıca yılın kurak aylarında doğan çocuklarda da ömür boyu etkilerini hissedecekleri böyle bir değişim gözlemleniyor (9).

Kanada’da, 1998 yılında Kuzey Amerika’da yaşanan ve 3 milyon insanı yaklaşık olarak 1,5 ay süreyle elektriksiz bırakan ‘Buz Fırtınası” mağduru anneler üzerinde yapılan bir çalışmada felaket sırasında hamile olan ve felaketin sonuçlarını yaşayarak strese maruz kalan annelerin çocukları üzerinde zekâ ve dil yeteneklerini ölçen testler uygulanmıştır. Sonuçlar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında uzun süreli ciddi strese maruz kalmış bu annelerin çocuklarının zekâsında ve dil yeteneklerinde diğer çocuklara göre gerilik gözlenmiştir (10).

Uzun süreli ciddi stresörlerin yıkıcı etkisine rağmen yine de insan beyninin doğum öncesi ve sonrası nöral gelişimini teşvik için belli düzeyde stresin gerekli olduğu da ifade edilmektedir (2).

Doğum Sonrası Tecrübelerin Beyindeki Etkisi

Çocukluktaki deneyim ile beynin normal gelişimi arasındaki ilişki henüz tam olarak aydınlatılabilmiş değildir. Yine de artan bir şekilde devam eden araştırmalar bazı çıkarımlar yapmamıza imkân vermektedir.

Yapılan bir çalışmaya göre bilişsel açıdan uyarılan ve ilgi gören çocuklar dil işlevlerinde daha başarılıyken, bu ilginin daha da artması durumunda hafıza işlevlerinde de daha fazla başarılı oluyorlar. Erken yaşlardaki duygusal ve bilişsel açıdan destekleyici ortamlar ile hafızanın giriş kapıları olan hipokampüs arasında güçlü bir ilişki olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Afro-Amerikan çocuklar üzerinde yürütülmüş bir çalışmada, ebeveynin ilgisi ile beyin MR sonuçları arasındaki ilişki incelendiğinde erken yaştaki anne ihmalinin hipokampüs gelişimini olumsuz şekilde etkilediği gözlenmiştir. Araştırmaya göre 4 yaşındaki çocuğun gördüğü ilgi derecesiyle hipokampüsün boyutu arasında güçlü bir ilişki varken 8 yaşındaki çocuklarda yapılan ölçümlerde hipokampüsün boyutu ile ilgi derecesi arasında bir ilişki gözlenmemiştir (11). Şizofreni, depresyon ve Alzheimer gibi hastalıklarda da hipokampüsün hacminin küçüldüğü bilinmektedir. Özellikle Alzheimer hastalığında küçülen hipokampüs ile günlük hayata ilişkin işlevlerde de azalma gözlenmektedir (12). Bu sonuçlara göre beynin normal gelişimi ve olgunlaşabilmesi için annenin ya da bakım verenin özellikle erken yaşlarda yakın ilgisine ihtiyaç duydukları ve bu yaşların kritik bir öneme sahip oldukları düşünülmektedir.

Bu durum bebeğin sahip olduğu sosyoekonomik düzeyi ile beyin gelişimi arasında da güçlü doğrusal bir ilişki olduğunu göstermektedir. Çünkü sosyoekonomik düzey arttıkça ebeveynlerin çocuklarıyla kurdukları iletişimde artmakta ve dolayısıyla bu da bilişsel uyarımı ve girdiyi artırmaktadır. Bazı çalışmalar bu durumun IQ ile doğrusal ilişkisini de göstermiştir (13, 14).

Manyetik rezonans (MRI) kullanılarak yapılan bir çalışmada ise, ergenlik öncesi çocuklardan oluşan fiziksel ve psikolojik istismar nedeniyle psikiyatrik değerlendirmeye alınan bir grup, bu tür bir geçmişi olmadan psikiyatrik değerlendirmeye alınan başka bir grup çocuk ve sağlıklı çocuklardan oluşan bir grup ile karşılaştırılmıştır. Sonuçta fiziksel ve psikolojik istismara uğramış çocuklarda korpus kallosum’un belli bölgelerinde anlamlı incelme olduğu gözlenmiştir. Sonuçlar cinsiyete göre yeniden yorumlandığında ihmalin erkekler için daha yıkıcı, kızlar için ise cinsel tacizin daha yıkıcı olduğu sonucuna varılmıştır (15).

Glaser tarafından 2000 yılında yapılan bir çalışmada, taciz ve ihmalin sonuçları üzerinde yapılan sinirbilimsel çalışmalar özetlenmiş ve taciz ve ihmalin beyin üzerindeki etkilerinin beyin hacminde küçülme, hipokampüsün boyutu ve stres tepkisinin düzenlenmesinde merkezi etkiye sahip olan hipotalamik-pituiter-adrenal (HPA) yolakta düzensizlik ortaya çıkması şeklinde kendini gösterdiği sonucuna varılmıştır (16). Son yıllardaki araştırmalarda ise HPA ekseninde aktive olan stresin kronik hale dönüşmesi halinde bilişsel işlevler üzerinde de zararlı etkiler gözlenebildiği görülmüştür. Özellikle hafızanın giriş kapıları olan ve stres tepkisi sırasında hipotalamustan salgılanan takviye kortikotropin’i (CRF) durduran kortizol reseptörlerini içeren hipokampüs, kronik stresten etkilenen ve hafıza problemlerine neden olan en önemli yapıdır (17).

Primatlar dâhil hayvanlar üzerinde yapılan deneysel çalışmalarda da klasik laboratuar kafeslerinin yerine karmaşık, keşfedilecek nesneler ve sosyal uyaranların var olduğu çevrede bulunan hayvanların daha fazla sinaptik bağlantıya sahip oldukları gözlenmiştir (18).

Anne Yoksunluğunun Etkileri

Anne yoksunluğunun sebep olduğu erken yaştaki ihmalin etkilerini araştırmak için birçok çalışma yapılmıştır. Anne bakımından yoksun kalan çocukların ileriki yaşam dönemlerinde özellikle kişilik gelişiminde bunun olumsuz etkilerini yaşadıkları gözlenmiştir. Yurtlarda kalan iki yaşın altındaki çocuklar üzerinde yapılan bir araştırmada, bu çocukların EGG test sonuçları aynı yaştaki anne yanında büyüyen çocukların EGG test sonuçlarıyla karşılaştırıldığında beyin elektrik aktivitesinin yurtta büyüyen çocuklarda daha az olduğu görülmüştür. Daha sonra bu çocukların yarısı bakıcı ailelerin yanına yerleştirilmiş ve takipleri yapılmıştır. Sekiz yaşına ulaştıklarında yapılan EEG analizleri, yaşıtlarıyla kıyaslandığında beyin dalgalarındaki farkın ortadan kalktığını göstermiştir. Kurumlarda kalan çocukların EEG sonuçlarının ise yine eskisi gibi zayıf ve beyin hacimlerinin de diğer çocuklara göre daha küçük olduğu görülmüştür (19).

Romanya’da yapılan başka bir çalışmada ise yetimhaneye yerleştirilen çocuklar üzerinde beyin glikoz metabolizması modellerini ölçmek için pozitron emisyon tomografisi (PET) kullanılmış ve kontrol grubuyla yapılan kıyaslamada yetim çocukların amigdala, hipokampüs ve hipotalamus’u içeren limbik sistem metabolizmasında önemli miktarda azalma bulunmuştur (20).

Anne Sevgisinin ve Babadaki Korumacılığın Nöral Temelleri

Anneler çocuklarına büyük bir tutkuyla bağlıdır. Bu bağlılığın temelinde türü korumak ve nesli sürdürmek gibi bir amaç yatmaktadır. Benzer amaç insandaki aşk duygusu ve cinsellikle de ilgilidir ve aşkın ve cinsel davranışların temelinde türü korumak ve nesli sürdürmek içgüdüsü vardır. Yapılan araştırmalarda gerçekten de anne sevgisi ve romantik aşkta beynin benzer bölgelerinin aktive olduğu gözlenmiştir. Yapılan bir çalışmada tutkulu, romantik aşk yaşayan üniversite öğrencisi 17 çifte, beyin görüntüleme cihazlarına bağlılarken birbirlerinin resimleri ve sevdikleri bir arkadaşlarının resmi gösterilmiştir. Aynı çalışma anneler üzerinde kendi çocuklarının resmine bakarken ve başka herhangi bir çocuğun resmine bakarken yapılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde cinsiyet farkı olmaksızın tutkuyla âşık olunan kişinin resmine bakılırken özellikle beyinde kortikal ve subkortikal bazı bölgelerin uyarıldığı gözlenmiştir. Bu bölgeler anneler kendi çocuklarının resimlerine baktıklarında da aktive olmaktadır. Ancak hipokampüs bölgesi romantik âşıklarda aktifken annelerde aktif olmuyor. Beyindeki ödül sisteminin de ana parçaları olan bu bölgeler; kortekste, insula bölgesinin iç kısımları medial insula, singüler korteksin ön bölümü anterior cingulate cortex ve hipokampüs, korteks altında da bazal gangliyonlara ait striatum’un parçaları olan kaudat çekirdek ve putamen ile akkumbens çekirdeğidir.

Bu bölgelerin aktif olmalarının yanı sıra hipokampüsten de dopamin salgılanıyor ancak annelerde bu salgılanma da olmuyor. Anne sevgisinde hipokampüsün aktif olmaması ve dopamin salgılanmaması bunların aşktaki cinsel arzu ve tutkudan sorumlu kısımlar olarak değerlendirilmesine neden oluyor. Çünkü bu bölgeler aynı zamanda beyindeki ödül sistemine ait bölümlerdir ve dopaminin yüksek dozda salgılanması da kişide iyi olma hissi oluşturur. Kokain ve eroin gibi öfori yaratan opiodlar da bu bölgeleri aktif hale getirmekte ve yüksek dozda dopamin salgılanmasını tetiklemektedir. Bu benzerlik kişinin sevdiğine neden bağımlılık duyar hale geldiğini de açıklamaktadır. Bununla birlikte dopamin seks ile de yakından ilişkilidir ve kendini iyi hissetme gibi bir ödülle ilişkinin sonuçlanmasını sağlar.

Romantik aşk ve anne sevgisinde ortaya çıkan bir diğer fark da annelerde beynin yüz tanıma ile ilgili bölgelerin çok daha fazla aktif hale gelmesidir. Bunun nedeni olarak da annenin çocuğunun ihtiyaçlarını anlamak için yüz ifadelerine odaklanmaya ihtiyaç duyduğu şeklinde açıklanmaktadır. Romantik aşkta da anne sevgisinde de hipokampüsten bolca salgılanan iki hormon oksitosin ve vazopressin’dir. Oksitosin bir bağlanma hormonudur. Sevdiğine durmadan sarılma isteği veren hormondur. Vazopressin de sosyal davranışı etkileyen ve erkeklerde diğer erkeklere karşı saldırgan davranışı düzenleyen bir hormondur. Tarla ve dağ fareleri üzerinde yapılan bir çalışma bu iki hormonun etkisini açıkça göstermektedir. Tarla fareleri tek eşlidir, dağ sıçanları ise rastgele ilişkiye girmektedir. Tarla farelerinde bu iki hormonun salınımı bloke edildiğinde onların da rastgele çiftleştikleri görülür. Aksine bu hormonlar farelere enjekte edildiğinde ve eşleriyle çiftleşmeleri engellendiğinde hiç çiftleşememe pahasına bile olsa sadakatli birer eş haline gelmişlerdir. Bu durum tabii ki dağ sıçanları için geçerli olmuyor çünkü bu hormonları algılayacak özel reseptörleri bulunmuyor ya da sayıca çok azlar. Tek eşlilerde Vazopressin salgılanımındaki artış babanın çocuğu koruma içgüdüsüyle de alakalıdır (21,22). Primatlar üzerinde yapılan bir çalışmada erkek primatlar çiftleşebilmek için dişi primatların bebeklerini öldürmeye çalışırlar. Çünkü dişi primatlar bebek sahibi olduklarında cinsel aktivitelere ilgi göstermemektedirler. Burada bebeğin babası devreye girerek bebeği ve anneyi korur. Bu olmadığı durumlarda bebeğin hayatı tehlikeye girer ve annenin tekrar çiftleşmesi için bebek diğer erkek primatlarca öldürülür (24). Vazopressin salgılanımındaki artış babaya bu görevi yerine getirebilmesi için güç sağlıyor olabilir.

Romantik aşkta ve anne sevgisinde resimlere bakarken aktif olan bölgeler olduğu gibi çalışmasını durduran bölgelerde vardır. Bunlar olumsuz duygulara kaynaklık eden ya da bunları denetleyen yapılardır. Bunlar amigdala ile frontal, parietal ve orta temporal kortekslerin bazı bölümleridir. Başka insanlara eleştirel olarak yaklaşabilmemizi ve onları objektif bir bakış açısıyla görebilmemizi frontal korteksimiz sağlar. Bu yapılar insanlara kritik bir bakış açısıyla yaklaşabilmemize imkân sağlar. Romantik aşkta ve anne sevgisinde bu beyin bölgeleri faaliyetlerini durdururlar ve böylece eleştirel bakamayız. “Aşkın gözü kördür” ya da “kuzguna yavrusu şahin gözükür” atasözleri bunu ifade etmektedir (21,22).

Aşkın zirvede olduğu ilk dönemlerde her iki cinsiyetten bireylerde de kanda kortizol düzeyi ve bunun yanı sıra kadınlarda serum testosteron düzeyi çok yüksek bulunuyor. Birkaç yıl sonra kandaki kortizol düzeyi ve kadındaki serum testosteron düzeyi azalıyor. Bu durum çiftlerin birbirine takıntılı bir şekilde bağlanma durumunu çözüyor ve çiftlerin çocuk yetiştirebilir hale gelmelerini sağlıyor. Çiftlerin birbirine olan ilgisi böylece bebek üzerine kayabiliyor (21,22).

Bebekler Ne Zaman Öğrenmeye Başlar?

Freud, bireylerin 3 yaşından önceki yaşantılarını hatırlayamadığını yazmış ve bunu çocukluktaki saldırgan ve cinsel dürtülerin ağırlığından dolayı bastırılmasından kaynaklandığını ifade etmiştir. ‘Çocukluk amnezisi’ olarak da bilinen bu döneme ilişkin başka bir açıklamada son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda gelmiştir. Bu çalışmalarda hipokampal bölgede yeralan ‘dişli girus (dentate gyrus)’ bölümünün 4-5 yaşlarına kadar tam olarak olgunlaşmadığı için hafıza kayıtlarının oluşturulamadığı gösterilmiştir. Bilindiği üzere uzun dönemli hafızanın giriş kapılarını hipokampüs oluşturmaktadır. Bu bölgenin zarar görmesi halinde kişi yeni kayıtlar oluşturamamaktadır. Ancak Helsinki Üniversitesi’nde yapılan yeni bir çalışma bize farklı bir şeyler daha söylemektedir. Burada yapılan çalışmada anne karnındaki bebeklere hamileliğin son üç aylık döneminde Fince hiçbir anlamı olmayan “tatata” kelimesi ortalama 25 bin defa dinletiliyor. Doğumdan sonraki ilk hafta içinde bu bebeklere “tatata” kelimesi yeniden dinletiliyor ve EEG kaydı alınıyor. “tatata” kelimesine maruz kalmayan bebekler kelimeye hiçbir tepki vermez iken kelimeye maruz kalan bebeklerde kuvvetli derecede anlamlı beyin aktivitesi gözleniyor. Bu durum bebekler tarafından işitsel öğelerin duyulduğu ve daha anne karnındayken öğrenilmeye başladığını göstermektedir (25). Yani uzun dönemli bir hafıza kaydı oluşmasa bile gizli (örtük) bir öğrenmenin var olduğundan söz edebiliriz. Bu sonuçlar doğumdan önce bebeklere isimleriyle hitap edebilmemiz için bize geçerli bir neden sunmaktadır.

SONUÇ

Araştırmaların bize gösterdiklerine göre çocukluk deneyimleriyle beynin normal gelişimi arasındaki ilişki henüz net olarak ortaya konamamıştır. Ancak daha anne karnında başlayan beyin gelişimi ile çocuğa gösterilen yakın ilgi arasında doğrusal bir ilişki olduğu gözlenmektedir. Özellikle erken yaştaki ilginin kritik bir önemi vardır. Çocukların beynin normal gelişimi ve olgunlaşması için çevreden gelen uyaranlara ve deneyimlere ihtiyaç duyduğu bu dönemde bu uyaranların eksikliği beynin olması gerekenden farklı bir gelişim göstermesine neden olabilmektedir.

Hemşirelerin, özellikle uzun dönemli hospitalizasyon sürecinde küçük çocukların anne ilgisinden mahrum kalmaları ve uyaran yoksunluğuna maruz kalmaları nedeniyle çocuklara bu süreç içerisinde gösterecekleri ilgi ve dikkatli bir bakımın muhtemel olumsuz sonuçları en aza indirgeyeceği düşünülebilir. Bu kapsamda hemşirelerin servislerde yatan çocuklara verilecek eğitimden günlük oyun faaliyetlerinin planlanmasına kadar çocuklara ve ailelere verecekleri destek, ailelerin bilinçlendirilerek hastanede kalmanın neden olabileceği bilişsel kısıtlamaların en aza indirgenmesi büyük önem arz etmektedir.

Kaynaklar:

1. Twardosz S., Lutzker J. R. (2010). Child maltreatment and the developing brain: a review of neuroscience perspectives. Aggress. Violent Behav. 15, 59–68
2. DiPietro, J. A.,“Maternal Influences on the Developing Fetus”. Maternal Influences on the Fetal Neurodevelopment: Clinical and Research Aspects, Bölüm 3, 2010, p:19-32.
3. DiPietro, J.A., 2004. The role of prenatal maternal stress in child development. Curr. Dir. Psychol. Sci. 13, 71 – 74.
4. Dunkel Schetter C, Tanner L. Anxiety, depression and stress in pregnancy: implications for mothers, children, research, and practice. Curr Opin Psychiatry. 2012;25:141–148.
5. DiPietro J, Kivlighan K, Costigan K, Rubin S, Shiffler D, Henderson J, Pillion J (2010) Prenatal antecedents of newborn neurological maturation. Child Dev 81:115–130.
6. DiPietro JA, Costigan KA, Sipsma H (2008) Continuity in self-report measures of maternal anxiety, stress, and depressive symptoms from pregnancy through two years postpartum. J Psychosom Obstet Gynaecol 29:115–124.
7. Ladd CO, Huot RL, Thrivikraman KV, Nemeroff CB, Plotsky PM. Long-term adaptations in glucocorticoid receptor and mineralocorticoid receptor mRNA and negative feedback on the hypothalamo-pituitary-adrenal axis following neonatal maternal separation. Biol. Psychiatry. 2004;55:367–375.
8. Baltes, P. B., Reuter-Lorenz, P. A., & Rosler, F. (Eds.). (2006). Lifespan development and the brain: The perspective of biocultural co-constructivism New York: Cambridge University Press.
9. Dominguez-Salas P, Moore SE, Baker MS, Bergen AW, Cox SE, Dyer RA, et al. Maternal nutrition at conception modulates DNA methylation of human metastable epialleles. Nat Commun. 2014;5:3746.
10. Laplante DP, Brunet A, Schmitz N, Ciampi A, King S. Project Ice Storm: Prenatal Maternal Stress Affects Cognitive and Linguistic Functioning in 5(1/2)-Year-Old Children. J Am Acad Child Adolesc Psychiatry. 2008;47:1063–1072.
11. Rao, H., Betancourt, L., Giannetta, J. M., Brodsky, N. L., Korczykowski, M., Avants, B. B., … & Farah, M. J. (2010). Early parental care is important for hippocampal maturation: evidence from brain morphology in humans.Neuroimage, 49(1), 1144-1150.
12. Stein, J. L., Medland, S. E., Vasquez, A. A., Hibar, D. P., Senstad, R. E., Winkler, A. M., … & Teumer, A. (2012). Identification of common variants associated with human hippocampal and intracranial volumes. Nature genetics,44(5), 552-561.
13. Noble, K. G., McCandliss, B. D., & Farah, M. J. (2007). Socioeconomic gradients predict individual differences in neurocognitive abilities. Developmental science, 10(4), 464-480.
14. Buchanan, A., & Oliver, J. E. (1977). Abuse and neglect as a cause of mental retardation: a study of 140 children admitted to subnormality hospitals in Wiltshire. The British Journal of Psychiatry, 131(5), 458-467.
15. Teicher, M. H., Dumont, N. L., Ito, Y., Vaituzis, C., Giedd, J. N., & Andersen, S. L. (2004). Childhood neglect is associated with reduced corpus callosum area. Biological psychiatry, 56(2), 80-85.
16. Glaser, D. (2000). Child abuse and neglect and the brain—a review. Journal of child psychology and psychiatry, 41(01), 97-116.
17. Bremner, J. D. (2005). Effects of traumatic stress on brain structure and function: relevance to early responses to trauma. Journal of trauma & dissociation, 6(2), 51-68.
18. Rosenzweig, M. R. (2007). Modification of brain circuits through experience. İçinde: F. Bermudez-Rattoni (Ed.), Neural plasticity and memory: From genes to brain Imaging (pp. 67−94). Boca Raton, FL: Taylor & Francis.
19. Vanderwert, R. E., Marshall, P. J., Nelson III, C. A., Zeanah, C. H., & Fox, N. A. (2010). Timing of intervention affects brain electrical activity in children exposed to severe psychosocial neglect. PLoS One, 5(7), e11415.
20. Chugani, H. T., Behen, M. E., Muzik, O., Juhász, C., Nagy, F., & Chugani, D. C. (2001). Local brain functional activity following early deprivation: a study of postinstitutionalized Romanian orphans. Neuroimage, 14(6), 1290-1301.
21. Zeki, S. (2007). The neurobiology of love. FEBS letters, 581(14), 2575-2579.

22. Öktem, Öget. Aşkın Nöral Temelleri. http://noropsikoloji.org/?p=581 (Erişim Tarihi: 10.03.2015)
23. Bartlett, T. Q., Sussman, R. W., & Cheverud, J. M. (1993). Infant killing in primates: a review of observed cases with specific reference to the sexual selection hypothesis. American Anthropologist, 95(4), 958-990.

24. Josselyn, S. A., & Frankland, P. W. (2012). Infantile amnesia: a neurogenic hypothesis. Learning & Memory, 19(9), 423-433.
25. Partanen, E., Kujala, T., Näätänen, R., Liitola, A., Sambeth, A., & Huotilainen, M. (2013). Learning-induced neural plasticity of speech processing before birth. Proceedings of the National Academy of Sciences, 110(37), 15145-15150.

* 13-15 Mayıs 2015 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde düzenlenen “Hemşirelikte Aile Temelli Yaklaşım Sempozyumu”nda sunulmuştur.

Bu Konuyu Sosyal Medyada Paylaş

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış.

Yukarı Çık